10 Mar 2012

2.Abdülhamid Han

Yazar: Halil Mustafa Güler | Kategori: Osmanlı Tarihi

       9 Şubat 2012 tarihinde büyük tarihçilerimizden Yılmaz Öztuna vafat etti. 10 Şubat tarihi ise 2.Abdülhamid Han’ın vefat yıldönümü idi. Bu bağlamda hem kaybettiğimiz tarihçimizin vefatının bilinmesini hem de yine bu tarihçimizin yazmış olduğu bir yazı ile Abdülhamid han’ı hatırlamaktır gayemiz. faydalı olması dileğiyle.

Tarihçi Yılmaz Öztuna 23 Mayıs 2006 tarihli makalesinde şöyle yazmış:

Abdülhamit Han Pişmanlığı

“31 Mart 1909 ayaklanması, BIS (British Intelligence Servis) tarafından tertiplenmiş, imparatorluk politikasında henüz çok toy olan İttihatçılar’a icra ettirilmiş, iğrenç bir eylemdir. Hedef, Sultan Abdülhamîd’i tahttan indirmekti. Maksat hâsıl oldu.” Meşhur Dr. Rıza Nur Sultan Abdülhamid’e karşı çıkanlardan; hatta hatıralarında Sultan Abdülhamid aleyhine yer yer ağır ifadeler var. Buna rağmen Cumhuriyet dönemini anlatırken şunları yazmaktan kendini alamamış:

“Hürriyet imha edildi. Yeni bir zulüm ve istibdad dönemi başladı. Bu zulüm ve istibdad Abdülhamid’inkinden de İttihadçılarınkinden de dehşetli oldu. Zavallı Hamid kaç kişiyi asmıştı. Hiç… Hele hiç hırsızlık etmedi, hiç fuhuş yapmadı, hiç israfta bulunmadı. Bilakis memlekette bunların önüne geçmeye çalıştı idi. Bu devre bakınca insan Abdülhamid aleyhine kıyam ettiğine utanıyor.”(1)

“İttihadçıların halini görünce Abdülhamid aleyhine çalıştığıma utanmış, ne büyük günah işlemişim demiştim. Bunu görünce Abdülhamid’e de İttihadçılara da rahmet okuyor, aleyhlerine çalışmakla ettiğim günahların affını Allah’dan diliyorum.” (2)

Rıza Tevfik de Sultan Abdülhamid’e karşı çıkanlardan; hatta kendi ifadesiyle, 31 Mart komplosunu tertipleyenlerden biri. Seneler sonra Sultan Abdülhamid’den “özür dileyen” bir şiir yazmış. Necip Fazıl Kısakürek bu şiiri 1947’de Büyük Doğu’da yayınladığı için bir süre hapis yatmış. Rıza Tevfik’in hastane yatağında şunları söylediği naklediliyor:

“Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kasdıyla değil, tamamıyla aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamid Han’a edilen iftiraları tespit gayesiyle yazdım. 31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart’ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım. 31 Mart’ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın.”(3)

Sultan İkinci Abdülhamid’in aleyhinde faaliyet gösterenlerin elebaşçılarından biri olan feylâsof Rıza Tevfik, devlet elden gidince korkunç pişmanlığını dile getiren, “Sultan Abdülhamid Han’ın Ruhâniyetinden İstimdat” adlı mersiyesinde şöyle feryad eder: Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han? Feryâdım varır mı bârigâhına? Ölüm uykusundan bir lâhza uyan, Şu nankör milletin bak günahına.

Târihler ismini andığı zaman, Sana hak verecek, ey koca Sultan; Bizdik utanmadan iftara atan, Asrın en siyâsî Padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli” dedik, İhtilâle kıyam etmeli dedik; Şeytan ne dediyse, biz “beli” dedik; Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz, Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz. Sade deli değil, edepsizmişiz. Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena, Bir sürü türedi, girdi meydana. Nerden çıktı bunca veled-i zinâ? Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler, Katliâma kadar sürüp gittiler. Saçak öpmeyenler secde ettiler. Tükürün onların pis külâhına.

Haddi yok, açlıkla derde girenin, Sehpâ-yı kazâya boyun verenin. Lanetle anılan cebâbirenin Bu, rahmet okuttu en küstahına.

Çok kişiye şimdi vatan mezardır, Herkesin belâdan nasîbi vardır, Selâmetle eren pek bahtiyardır, Harab büldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü, Ridâ-yı diyanet yerde süründü, Türkün ruhu zorla âsi göründü, Hem Peygamberine, hem Allâh’ına.

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin Âhiretten bile himmet eylersin, Çok çekti şu millet murada ersin Şefâat kıl şâhım mededhâhına. (Sultan AbulHamid Hân’a ithafen-Rıza Tevfik Bölükbaşı ) Lûgat İstimdad: Medet ve yardım istemek Beli: Evet Ervâh: Ruhlar, canlar Cebâbire: Zâlimler Büldân: Şehirler, iller Mededhâh: Yardım bekleyen

Vaktiyle İttihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han’a düşmanlık eden Süleyman Nazif’de pişmanlığını aşağıdaki şiiri ile dile getirmiş.

“Padişahım gelmemişken yada biz, İşte geldik senden istimdada biz, Öldürürler başlasak feryada biz, Hasret olduk eski istibdada biz.

Dem-bedem coşmakta fakr u ihtiyaç, Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç. Memleket matemde, öksüz taht u taç, Hasret olduk eski istibdada biz.”

Ayrıca Sultan İkinci Abdülhamid Han 1905 yılının Temmuz ayında Ermeni komitacıların kendisine düzenlediği bir suikast girişiminden 1 dakika 42 saniyelik bir gecikmeyle kurtulmuştu. Şair Tevfik Fikret ise bunun üzerine Ermeni komitacılara olan sitemini ve Padişah’a olan kinini şu dörtlükle ifade etmişti; “Ey şanlı avcı, damını bi Hüda kurmadın, Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki, vuramadın. Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sukun Bir hayır olurdu, misli asırlara geçmemiş.” Daha sonra Tevfik Fikret ise pişmanlığını İttihat ve Terakki düşmanlığı ile gösteriyor ve çok meşhur olan “Yiyin efendiler yiyin aksırıncaya tıksırıncaya kadar yiyin” şiirini kaleme alıyor. Ali Haydar Efendi anlatıyor: “Sultan Abdülhamid’i din düşmanları bize bile kötü tanıttılar, sonra anladık ki kerametleri olan büyük bir veli imiş. Osmanlı, İslam’a çok büyük hizmetlerde bulundu. Hele Sultan Abdülhamid olmasa ehl-i sünnet eserleri ortadan kalkmaya mahkûm olurdu. Onun gayreti, siyaseti ve himmeti sayesinde ileriki nesillere sahih kaynaklar ulaşabildi. Bir kere beni huzuruna kabul etti. Sultanlar perde arkasından konuşurlardı. Beni kendisine çok yaklaştırdı, birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. O zaman bana: -Ali Haydar efendi! Etrafımda senin gibi taviz vermeyen âlimler olsaydı bu Devlet-i Aliyye bu hale gelmezdi, dedi. Allahu teala ona yüksek dereceler ihsan eylesin”.(4) Sultan’a karşı çok ağır laflar edenlerden birisi de İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy. Safahat kitabında şuan aklımda kalan çeşitli hakaretler mevcut. Bir kaç örnek verelim;

*Ah efendim o herif yok mu kızıl kâfirdi (s. 422) *İstibdat isimli şiirinde: ”Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-i İblis’e” *Ortalık şöyle fena böyle müzebzep işler Ah o Yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer (s. 402) *Çoktan beridir vardı benim bir derdim Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim Kafes ardında hanımlar gibi Saikliydi Hamid Âl-i Osmandan bu korkaklık edilmezdi ümid (s. 415)

Safahat incelenirse bunlara ilaveten “Korkak, baykuş, merkep, hayvan, zalim, mel’un, kızıl kâfir” gibi ağır hakaretler görülecektir. Evet, Mehmet Akif’’in II. Abdülhamit’i baykuş’a benzettiği doğrudur. Bu zamanlarda herkesin düştüğü hataya Mehmet Akif’te Düşmüştür. Ama Safahat’ın son bölümlerinden alınan bu beyitler Mehmet Akif’in pişmanlığını anlatmaktadır.

Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi? Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.

Nasılda kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş; Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!

Ayrıca Akif’in Mısır’dayken, saygı duyduğu yakın dostlarından Yozgatlı Mehmet Efendi’ye söylediği şu sözler hastalandığı yıllarda II. Abdülhamid hakkındaki görüşünü değiştirmiş olduğuna bir delil olarak kabul edilebilir. “ölmez de iyileşebilirsem hatıralarını yazmak istiyorum. Hatıralarımda Sultan II. Abdülhamid’e karşı itizar (özür dileme) ve itiraflarım olacak.” Aktaran; Şemsettin Şeker.

SENİN KABUL ETMEDİĞİNİ BİZ DE ETMİYORUZ! Mehmet Akif her sabah erkenden gittiği Ayasofya’da birinin sürekli gözyaşı döküp ağladığına şahit olunca dayanamaz bir gün artık bunca gözyaşının sebebini, bilmediği bu insandan sorar. Adam anlatmak istemese de Akif’in ısrarı üzerine nihayet gözyaşlarını silerek başlar meselenin iç yüzünü ifade etmeye… —Ben der, 2. Abdülhamit Han’ın ordusunda binbaşı idim. Babamın vefat etmesi üzerine istifa edip miras kalan servetin başına geçmek istedim. İlgili merciler istifamı kabul etmeyince nihayet Sultan Abdülhamit Han’a gönderdim. O da kabul etmedi. Bu defa bizzat huzura çıkıp isteğimi anlattım. —Babam vefat etmiştir. Bana kalan mirasın başına geçip şahsi işlerime bakmak istiyorum. Beni ordudaki görevimden affedin! Belli ki Sultan razı değildi istifama. Ama ben üsteledim. Israrımı anlayınca dayanamadı, elinin tersi ile : —Var git ne halin varsa gör! der gibi bir tavır takındı. Ben de ordunun o sıkıntılı devresinde, tam ihtiyacın bulunduğu hengâmede kumanda ettiğim taburumu bırakıp evime döndüm. Ne olduysa işte o gece oldu. Bir müddet uyuduktan sonra gördüğüm rüya bana bu gözyaşlarını hala döktürmektedir. —Nasıl bir rüya gördünüz? Anlatın lütfen. —Rüyamda Resûlüllah Aleyhisselam (s.a.v) orduyu teftiş ediyordu. Yanında Hz. Ebu Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.), Hz.Ali (r.a.) efendilerimiz vardı. Onlardan sonra ise Sultan Abdülhamit Han duruyordu. Resûlüllah Aleyhisselamın önünden geçen askerler gayet derli toplu intizam içinde geçerken benim taburum göründü. Ne yazık ki onların başında kumandanları yani ben yoktum. Bu yüzden disiplinsiz ve intizamsız geçiyorlardı. Bu durumu gören Efendimiz (s.a.v) geriye dönüp Abdülhamit Han’a sordu: —Bu taburun durumu nedir böyle? Neden derli toplu değiller. Kumandanları yok mu? Abdülhamit Han, teessür içinde cevap verdi: —Bu taburun komutanı ısrarla istifasını istedi. Kabul etmedim, yine istedi. Ben de kabule mecbur oldum. Bu yüzden kumandansız, başıboş kaldılar. İşte bu cevaptan sonra Efendimiz (s.a.v)’in yüzünde bir üzüntü ifadesi gördüm. O da mübarek elinin tersiyle yukarıya doğru işaret ederek buyurdu ki: —Öyle ise biz de onun istifasını kabul ettik, gitsin gittiği yere kadar! Sabahları Ayasofya’da sürekli gözyaşı döktüğünü gördüğü meçhul adamın bu durumunu dinleyen Mehmet Akif’te bir hayli üzülür. Müstafi komutan ise ağlamaya devam ederken pişmanlığını tekrar eder: —Keşke babamdan kalan miras büsbütün yok olsaydı da ben hizmetimin başından ayrılmasaydım, bana düşen hizmeti ifa etmekte cimrilik göstermeseydim. Şimdi para da kazansam, mal mülk sahibi de olsam bana huzur vermiyor, rahat edemiyorum. Vicdan Azabının Ağırlığı

Prof. Dr. A, Ragıp Akyavaş’ın ”Tarih Mahşeri” kitabının birinci cildinden şu önemli iktibası da yapıp bahsimize devam edelim:

Sultan Abdülhamid Han hakkında malûm fetvayı hazırlayanlar içinde tefsir sahibi Elmalılı Küçük Hamdi Efendi, hadiseden uzun bir müddet bulunduğum bir sohbet meclisinde: ”Hayatımda bu kadar ağır bir vicdan azabı çekmedim. Başıma ne geldiyse bunun manevî sillesidir. Gençlik saikasıyla bir iştir işledim. Allah beni affetsin!” diye üzülerek bahsetmişti. Pek çok kişinin yanıldığı ve yanıldıklarını itiraf ettiği bir kişi olmuştur Abdülhamid Han. Enver Paşa’nın son pişmanlığı: En büyük hatamız, Abdülhamid’i anlayamamaktır!

Enver Paşa pişmanlığını Mersinli Cemal Paşa’ya şöyle ifade eder : “Paşam , bütün ef’alimin(eylerimin) hesabını vermeye hazırım. Biz Turan yapmak istedik , viran olduk. Bizim asıl mes’uliyetimiz , Sultan Hamid’i anlamamak ve Siyonizme alet olmaklığımızdır.Acıdır , fakat hakikiat bu ”

Enver Paşa’nın yurt dışına çıkışından bir gün önce söylediği bu ibretâmiz sözleri, görüşme sırasında Enver Paşa’nın yaveri Mersinli Cemal Paşa’nın yaveri olarak hazır bulunan Cevat Rifat Atilhan aktarmaktadır.(5) Başta Sultan Abdülhamid’in idaresinin yanlış olduğunu düşünen (1.Said Dönemi) Bediüzzaman Said Nursi Tek partili döneminin sıkıntılarını ve istibadını gördükten sonra bir keresinde Bediüzzaman Abdülhamid hakkında şunları söyler : ” Keçeli Said , sen şefkatli bir padişaha müstebit diye itiraz etmiştin.Onun cezası olarak şu dehşetli istibdadın cezasını çek bakalım ”

Bediüzzaman’ın Abdülhamid hakkındaki hükmü şöyledir : ” Sultan Abdülhamid ,velidir.Her sabah “Ya RABBİ , sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan-ı Osmaniye’den razı ol” diye dualarımda yad ederim.”

İttihad ve Terakki merkez-i umumîsi azalarından Fatin Gökmen’in aktardığına göre; Sultan Abdülhamid’in hıyanetine ilişkin bir vesika bulmak amacıyla Hâfız İsmail Hakkı Paşa ile birlikte hazine-i hassa’nın tüm evraklarını ve hesaplarını tetkike memur edilirler. Üç aylık tetkikleri sırasında; Bulgar Kralı’ndan gelen bir telgraf bulurlar. Kralın gönderdiği telgraf metni şöyledir:

“Edirne’yi bana verirseniz ben Hareket Ordusu’nu dağıtırım ve saltanatınız tehlikeden masun kalır.”

Sultan Abdülhamid ise telgrafında şu karşılığı verir:

“Ben ne saltanatım ne de hanedanım için Müslüman askerlerinin üzerine bir Hıristiyan ordusunun taarruzunu asla istemem.” Bunları anlatırken gözleri yaşaran Fatin Gökmen: “Biz bu telgrafı bulunca hayretten donakaldık. Ve o zaman kanaat getirdik ki merhum Sultan Hamid’e isnat olunan kötülüklerin hepsi yalan ve iftiradır…”(6) Yarım asır önce söylenmiş bir sözü aktarayım; “Bu millet Sultan Abdülmecid Han’a yapılan eziyetlerin cezasını çekiyor daha Sultan Abdülhamid Han’a sıra gelmedi” Belki de sıra geldi… Kendisine karşı en çirkin ve şiddetli muhâlefeti göstermiş bulunanlar bile, zamanla ve arkasından sökün etmiş olan fâciaların îkâzıyla uyanarak nedâmet hislerini terennüm etmişlerdir. Bir Osmanlı sultanına reva görülen bu muameleye katkı sağlayan Sultan Abdülhamid’i tahtan uzaklaştıranların çoğunluğu Âlim, Paşa, Yazar ve Milliyetçiler pişman olmuşlar ama son pişmanlık fayda verir mi bilemiyoruz iş işten geçmiştir. Bu memleketin gerçek sahibi 1955′de Türkiye Büyük Millet Meclisinde, basın kanunu hakkında şiddetli tartışmalar yapılıyordu. Bir yaz günü Ankara’da Prof. Osman Turan ile Özen Kıraathanesi’nde oturuyorduk. Bir masa ötede Hamdullah Suphi Tanrıöver’in sesini duyan Osman Turan, ona doğru bakınca bizi masasına çağırdı. Gittik. Şuradan buradan konuşulurken söz basın kanunu üzerindeki sert tartışmalara geldi. O sıralarda mahut gazetelerden birisi, kendi düşüncesine ters düştüğü halde, Sultan Abdülhamid Han lehinde tefrika yayınlıyordu. Söz buraya gelince Hamdullah Suphi Tanriöver’e : “Beyefendi! Sultan Abdülhamid birinci Osmanlı Mebusan Meclisini kapamamış olsaydı, şimdiye kadar demokraside bir hayli mesafe almış ve bugünkü sert tartışmalara da yer kalmamış olacaktı.” dedim. Hamdullah Suphi Tanrıöver büyük bir kızgınlıkla sandalyesinden kalkıp oturduktan sonra : “Sen ? Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi’ni bilir misin?” dedi. Yaşımın bunu bilmeme imkân vermediğini söyleyince : “Tarih kitaplarında resmini görmedin mi?” “Gördüm.” “Hani (eliyle tarif ederek) lahana başlı hocalar ve yanlarında dal fesli (sadece fes sarıksız demek) kişilerin resmini gördün mü?” “Evet, gördüm.” “İşte, o lahana başlı hocalar bu memleketin gerçek sahibinin temsilcisi idiler. Fakat bunlar medresenin yetiştirdiği, günün gidişinden, politikanın gerçek yüzünden, Hıristiyan mebusların kötü niyetlerinden habersizdiler. Dal fesliler de Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Durzi, Nasturi ve diğer milletlerin temsilcileri idiler. Bunlar Avrupa’da okumuş, politikanın bütün inceliklerini bilen; devleti içinden yıkmak isteyen hainlerdi. Bu şeytanlar o saf ve temiz hocaları çabucak kandırıp arkalarına kattılar. Memleket çıkarına ters düşen, devleti içinden çökertecek hareketlere giriştiler. Eğer Sultan Abdülhamid Birinci Mebusan Meclisini dağıtmamış olsaydı, İmparatorluk daha o günden dağılmış olacaktı. Buna göre sen ne dersin, İmparatorluk mu çökmeliydi, yoksa Mebusan Meclisi mi dağılmalıydı ?” dedi. “Şüphesiz meclisin dağılması daha iyidir.” dedim. “Öyle ise, Sultan Abdülhamid de senin dediğini yaptı. Meclis’i dağıtarak İmparatorluğu otuz üç sene daha yaşatmayı başardı.” dedi.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’in bu sözleri kafamı allak bullak etmiş, çocukluğumda yaşlı halkın söylediklerine hak kazandırmış oluyordu. İsyan edercesine: “Beyefendi! Öyle ise neden başında bulunduğunuz Maarif Vekilliği Sultan Abdülhamid’i bize kötü tanıttı ?” Güldü. Derin nefes aldı. Eliyle havada bir çizgi yaptıktan sonra: “Bir inkilap yapılmış, saltanat kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmişti. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı. Biz de öyle yaptık.” dedi.(7) *** Kendisi tek partili hükümetin Maarif Vekilliği’ni yaptığı yıllarda yabancı bir heyete Süleymaniye Camii’ni gezdirir, sonra misafirler Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesin de ziyaret etmek ister. Fakat ülkedeki bütün türbeler 30.11.1925 tarih ve 677 sayılı kanunla kapatıldığı için Hamdullah Suphi, bu yabancı misafirlere kaçamak cevaplar verir, ama sonunda gerçeği itiraf eder: “Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik. Onun için türbeleri kapattık.” Bu sıra dışı ifşaata çok şaşıran yabancı misafirler tepkilerini ortaya koymaktan ve Hamdullah Suphi’yi yerin dibine batırmaktan geri durmazlar: “Tarihi olmayan milletler, tarih huzurunda esatir ve efsane uydurarak kendilerini tatmin ederler. Sizin ise büyük bir tarihiniz var. Bu tarihi yapanların türbelerini nasıl kapatıyorsunuz?” Hamdullah Suphi bu cevaptan sonra adeta yerle bir olmuş, hakikati yeniden tanımıştır.(8) (Araştırma) Kaynaklar: 1- Bkz. Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, Altındağ Yayınevi, İstanbul, 1967. (c.4,s.1503) 2- a.e.g (c.4, s.1513) 3- Bkz. Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı (1992); s.140. 4- (Kasr-ı Arifan Dergisi – Kasım 2009 – Sh. 6) 5- Bkz. Cevat Rifat Atilhan, “Abdülhamid ve Siyonizm”, Sebilürreşad, Sayı: 21, Kasım 1948, s 333. 6- İbrahim Arvas, “Tarihî Hakikatler”, Ankara 1964, s. 10. 7- (Abdülhamid Han’ın Muhtıraları, Oymak Yayınları, İstanbul, Tarihsiz, Sayfa: 7–8–9–10) 8- (Hamdullah Suphi ve Anıları, İstanbul, 1968, Sayfa: 174)

Yorum Yap,Fikrini Paylaş